Bedava ödev, tez, eğitim haberleri, aöf soruları, kpss soruları, yurtdışı eğitim rehberi
Arkeolojinin Tanımı:
a.Kelime Anlamı:
Arkhaio: eski (yunanca)
logos: bilim (yunanca)
Arkeloji kelimesi bu iki kelimenin birleÅŸiminden oluÅŸmuÅŸtur. Yani kelime manası ile eskinin bilimidir. Arkeolog terimi M.S.’nin ilk yüzyıllarına kadar Yunanistan’da sahnede dramatik mimiklerle eski efsanleri canlandıran aktörler için kullanılıyordu. Bugünkü anlamını ise 17. yüzyılda yaÅŸamış bir doktor ve Lyons antikaları uzamanı olan Jacques Spon tarafından kazandırılmıştır.
b.Kavram olarak Arkeoloji:
Geçmişte yaşayan insanların elinden çıkan, yarattığı her türlü eseri keşfeden, bilimsel yöntemlerle ortaya çıkaran, inceleyen bilim dalı. Tarihteki eksik noktalar, biinmeyenler yine arkeloji tarafıdan ortaya çıkarılır.
Arkeoloji birçok bilimle işbirliği içinde çalışmaktadır. Bunların başında tarih ve sanat tarihi gelir. Bunlar dışında da jeomorfoloji, kronoloji, staitigrafi , antropoloji, botanik ve nümizmatiği sayabiliriz.
c.Diğer tanımlar ve yorumlar:
İnsanın geçmişini geride bıraktığı maddi kültür belgelerine dayanarak inceleyen bilim dalı. Maddi kültür belgesi, uygarlık tarihinin başlangıcından, yani insanoğlunun ilk aleti yarattığı andan bu güne değin, gene insanın yaptığı ya da doğada bulduğu biçimi ile kendi gereksinimleri için kullandığı gereçlerin tümüdür. (Ana Britannica)
Madde kültür varlıklarını estetik kaygılardan uzak olarak inceler. Sadece sanat eserleri değil edebiyat dışındaki tüm kültür varlıklarını inceler. (Prof. Dr. Orhan Bingöl)
Eski medeniyetleri maddi kalıntıları yolu ile inceleyen bir ilimdir. Eski çağlardan zamanımıza kalmış her eserin incelenmesi arkelojinin içine girer. Somut kalıntılardan dolayı arkeloji geçmişteki insan emeği olarak da tarif edilebilir. Arkeoloji bir takım yardımcı bilim kollarından da yararlanır. (Secda Satuk)
Arkeolojinin geçmiÅŸinde olagelmiÅŸ her ÅŸeyin yüzde 99,99′dan fazlasında, herhangi bir tür kanıt varlığını bir saniyeden fazla sürdürememiÅŸtir. Yine de geriye kalan sayısız örnek arasında kanıt yüzdenin milyonda birinin sadece küçücük bir kesitinde varlığını devam ettirir. Ve yine, arkeoloji tarafından daha küçük bir bölümü yeniden eski haline kavuÅŸturulan bu kesitin de, daha küçük bir kısmı doÄŸru olarak yorumlanabilmiÅŸtir. (Robert Bednarik)
Arkeoloji sonsuz bir arayıştır, asla bir sonuç olamaz; gerçek bir varış noktası olmayan edebi bir yolculuktur. Her şey deneme aşamasındadır ve hiçbir şey nihayetine ulaşmamıştır. (Paul Bahn)
Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak, toprağın altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız (Mustafa Kemal Atatürk)
Kaynakça:
Bahn, Paul : Arkeoloji’nin ABC’si , Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999
Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı, 1998
Saltuk , Secda : Arkeoloji Sözlüğü , İnkılap Kitapevi , İstanbul 1997
Lloyd Seton : The Art of the Ancient Near East , Thames And Hudson, 1961 Great Britain
Ana Britannica : Cilt 2 , 1986
Â
Â
Bölüm 2: Arkelojinin Tarihi ve Önemli Kişiliklerinden Bazıları
a. Arkeolojinin tarihi:
Arkelojinin ortaya çıkışı geçtiÄŸimiz yüz yılda yani 19. Y.Y.’de olmuÅŸtur. Daha önceleri insanlar geçmiÅŸ ile ilgili bilgileri antik tarihçilerden öğreniyorlardı. Fakat verilen bilgiler çok eskiye uzanmamaktaydı. Bunun yanısıra kutsal kitaplarda bir takım efsanevi tarihi bilgiler vermekteydi(özellikle tevrat). İlk eski eserlere ilgi ve arkeolojinin bir disiplin olarak orataya çıkması 15. ve 16. Y.Y. ‘lara rastlar. Bunun nedeni Rönesans hümanistlerinin antik çaÄŸ sanat yapıtlarına yönelmeleriydi. Gene 15. ve 16 Yüzyıllarda İtalya’da papalar, kardinaller ve soylular eski yapıtları toplamaya ve yeni yeni antik sanat ürünlerinin bulunması için yapılan kazılara mali destek saÄŸlamaya baÅŸladılar. Bu sırada Kuzey Avrupa’da da antik kültürlere benzer biçimde ilgilenen kiÅŸiler ortaya çıktı, onlarda İtalya’daki koleksiyonculara özenip eski yaptları toplamaya giriÅŸtiler. Böylece tarihte ilk kez eski yapıt koleysiyonculuÄŸu baÅŸladı.
Yunan ve Roma sanatına ilginin giderek artması ve 18. Yüzyılda İtalya’da Pompei ve Hercalaneneum adlı iki Roma kentinin kazılması arkeolojinin geliÅŸmesinde önemli rol oynadı. J.J. Winckelmann, bu kazılar üzerinde yazdığı yazılarla ve hazırladığı deÄŸerli taÅŸ koleksiyonu kataloÄŸuyla arkeloji alanında çalışan ilk bilim adamı oldu. Bundan sonra klasik arkeloji, bir dizi arkeloÄŸun çalışmalarıyla daha saÄŸlam bir temel üzerine oturmaya baÅŸladı.
Öbür taraftan Napeleon 1789′daki Mısır seferinde birlikte getirdiÄŸi bilginlere ülkedeki antik kalıntıları belgeleme olanağı verdi. Böylelekle mısır arkeolojisinin ilk adımları atıldı ve bu belgeler Description de L’Egypte (1808-25;Mısır’ın Tanımı) adlı yaptta yayımlandı. Bu sıralarda artık arkeoloji bir bilim olarak kabul göremeye baÅŸladı. Bu bilgilere dayanarak Jean François Champallion Hİyeroglifleri yani eski Mısır yazısını çözdü. Bundan sonra bilginlerin Mısırlılardan kalma sayısız yazılı belgeyi okumaları Mısır arkeolojisinin en büyük aÅŸamasını oluÅŸturdu. Daha sonra çeÅŸitli bilim adamlarının Mısır’ın çeÅŸitli bölgelerinde yaptıkları kazılar sonucu Mısır Arkeolojisi çok daha saÄŸlam bir temel üzerine oturdu. Eserlerin birikmesi sonucunda yavaÅŸ yavaÅŸ arkeoloji müzeleri açıldı ve eserler buralarda toplanmaya baÅŸladı.
Bu sırada Mezopotamya’da hazine ve sanat yapıtı bulma tutkusuyla höyükler geliÅŸigüzel kazılmaya baÅŸlandı. 1840′da bu düzensiz kazıların yerini daha sistemli kazılar almaya baÅŸladı. 1846′da Henry Creswicke Rawlinson Mezopotamya çivi yazsını çözmeyi baÅŸardı. 19. yüzyılın sonlarına doÄŸru yapılan sistemli bir kazıyla, Mezopotamya’da Babiller ve Asurlulardan önce yaÅŸamış ve daha önce bilinmeyen Sümerlerin varlığı saptandı. Sümer uygarlığına iliÅŸkin en ilginç kazı Sir Leonard Wooley tarafından 1926′da Ur’da yapıldı ve Ur kral mezarları gün ışığına çıkarıldı.
Bu dönemde Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun toprakları önem kazanmaya baÅŸladı. Anadolu’da kültür birikimi o kadar fazlaydıki batı ve güney kıyıları adeta açık hava müzesi niteliÄŸindeydi. Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun arkeolojiye karşı duyarsızlığı yabancı bilim adamları ve mezar soyguncuları için büyük bir fırsat oluÅŸturmuÅŸtur ve diÄŸer devletler Osmanlı Toprakları üzerinde izinli kazılar yapmaya baÅŸlamışlardır. Osmanlı’da bu yaÄŸma 1900′lü yıllara kadar devam etti. Bu sırada Osmanlı’da eski eserleri korumaya yönelik Asar- Atika kanunu(1874) kabul edildi. Ancak bu Anadolu’daki yaÄŸmayı daha da arttırdı çünkü bu yasaya göre yabancı bir bilim adamı kazı yapmak isterse saraya baÅŸvurmak zorunda ancak şöyle bir ÅŸart var: Çıkan eserlein üçte biri Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun, üçte biri çıkaranın ve üçte biri toprak sahibinin olacak ÅŸekilde.
Bu böyle bir süre devam etti. Bu sırada Fethi Ahmet Paşa önderliğinde ilk arkeoloji müzesi Abdül Mecit zamanında kuruldu(1846) ve bu müzeye eserler toplanmaya başlandı. 1874 yılında eserlerin toplanması için bir arkeoloji okulu gündeme geldi 1875 yılında okulun kurulması için kanun çıktı.Bu okulun adı Asar-ı Atika mektebi. Kuruluş amacı kazı yapabilen ve eski eserleri tanıyan bilim adamları yetiştirmekti. Ancak çeşitli etkenlerle bu proje hayata geçirlemedi
Ancak 19. Yüzyılın sonlarına doÄŸru Osmanlı arkeolojiye daha bilinçli yaklaÅŸmaya baÅŸladı. Osman Hamdi Bey adında kültürlü, bilime ve özellikle arkeolojiye meraklı bir memur 1877 yılında müze komisyonuna seçildi. Osman Hamdi Bey müzenin başına getirildi ve yeni bir müze kurulmasını istedi. Sonunda bir arkeoloji müzesi yapılmasını saÄŸladı ve tüm kazılara denetleyici olarak gitti. 2. Asar-ı Atika’nın(1884) çıkarılmasını saÄŸladı. Buna göre osmanlı toprakların da kazı yapma hakkı sadece Osmanlıya ve çıkan eserler yine sadece Osamanlı İmparatorluÄŸu’na ait olacaktı (Türk arkeoloji Osman Hamdi Bey öncesi ve Osman Hamdi Bey sonrası diye ikiye ayrılmaktadır).
Osmanlının son zamanlarında devletin her alanında olduÄŸu gibi arkeolojide de çok kötü bir tablo vardı. Casuslar arkeolog adı altında araÅŸtırma yapıyorlardı. Osmanlının yıkılmasıyla her alanda olduÄŸu gibi Anadoluda’da arkeoloji için yeni bir safha baÅŸladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışına arkeoloji eÄŸitimi görmesi için insanlar yollanmaya baÅŸlandı. İlk kazı Atatürk önderliÄŸinde Ahlatlıbel’de baÅŸlatıldı.
1935 yılında yine Atatürk önderliğinde.Alacahöyük kazıları başlatılıdı.
Daha sonra Dil ve Tarih CoÄŸrafya Fakültesi’nin ve arkeoloji bölümünün açılmasıyla çok çeÅŸitli bilim adamları yetiÅŸti ve çok çeÅŸitli yerlerde kazılar yapılmaya baÅŸlandı.
Bunlar arasında Kültepe, Bergama, Mirina, Asos , Zincirli, Halikarnasos, Efes’i örnek olarak gösterebiliriz.
b.Arkeolojinin Önemli Kişiliklerinden Bazıları
Prof. Dr. Seton Lloyd
Önasya ve Anadolu’da yaptığı kazılarla tanınmış İngiliz mimar ve arkeolog. Mimarlık öğrenimini Uppingham’da tamamladı.
1939-49 yılları arasında Irak hükümetinin arkeolojik danışmanı olarak BaÄŸdat’ta görev yaptı. Özellikle Sinjar bölgesi araÅŸtırmaları ile Ugarit (bugün Ras Åžamra), Hassuna ve Eridu kazılarını yönetti. 1949′da Ankara’da kurulmakta olan İngiliz Arkeolog Enstitüsü’nün yöneticiliÄŸine getirildi. On iki yıl sürdürdüğü bu görevinde enstitünün bugünkü etkili konumuna ulaÅŸmasını saÄŸladı.
Ayrıca Polatlı’da ve Urfa yakınlarında Sultantepe’de O.R. Gurney ile, Denizli’deki Beycesultan höyüğünde J. Melaart ile birlikte kazıları yönetti.
1961′de İngiltere’ye dönen Lloyd, Londra Üniversitesi ‘nde arkeoloji profösörü olarak ders vermeye baÅŸladı. 1964′te MuÅŸ’un Varto ilçesindeki Kayalıdere adındaki bir Urartu yerleÅŸmesinde C.A. Burney ve M. van Loon ile birlikte kazı yaptı. 1969′da emekliye ayrıldıysa da Londra’daki arkeoloji enstitüsünde çalışmalarını sürdürdü. 1974′te Londra Üniversitesi Arkeoloji Bölümü baÅŸkanı, 1978′den sonra da Irak İngiliz Arkeoloji Okulu baÅŸkanı oldu. 1971′de ülkesinin Arkeolojiye Katkı Madalyası, 1973′te de Türkiye’nin verdiÄŸi Üstün Hizmet Sertifikası ile onurlandırıldı.
Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal(30 Mart 1911 İstanbul)
Türk Arkeolog. 1930/31′de İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. Devlet imtihanını kazanarak Almanya’da arkeoloji eÄŸitimi gördü. 1941′de Ankara Dil ve Tarih-CoÄŸrafya Fakültesi’nde dekanlık görevinde bulundu.
Ege’de Foça,Çandarlı , Eryhrai ve İzmir antik kentlerini ortaya çıkarmıştır. Avrupa’da dört yabancı dilde (İngiliz, alman, Fransız ve İtalyan dillerinde) yüksek tirajlı eserleri yayınlanmıştır. Orient und Okzident ktabının dört yabancı dildeki baskıları yüz elli bindir. Ancient Civilizations and Ruins of Turkey adlı kitabı 8 baskı, Anadolu Uygarlıkları kitabı 5 baskı yapmıştır. 1994 yılında Eski ÇaÄŸ’da Ege ve İzmir eseri, 1995′de Hatti ve Hitit Uygarlıkları kitabı çıkmıştır.
Avrupa’nın yedi akademisine üye olan Ekrem Akurgal’ın, Fransız Akademisi’nde EskiçaÄŸ Bölümün’ndeki koltuÄŸu yaÅŸamı boyunca Akurgal adını taşıyacaktır.
Akurgal Amerika’da Princeton(1961), Almanya’da Berlin (1971), Avusturya’da Viyana (1981) üniversitelerinde birer yıl konuk profösör olarak ders vermiÅŸtir.
Bordeaux Üniversitesi (Fransa 1961), Atina Üniversitesi(Yunanistan 1988), Lecce Üniversitesi (İtalya 1990) ve Anadolu Üniversitesi (1990) kendisine Şeref doktoru sanını tevcih etmiştir.
Ekrem Akurgal, Federal Almanya Büyük Liyakat NiÅŸan Yıldızlı Rütbesi (1979), Goethe madalyası (1979), T.C. Kültür Bakanlığımızın Büyük Ödülü (1981), İtalyan Commandatore NiÅŸanı (1978) ve Fransa CumhurbaÅŸkanı tarafından verien Legion d’Honneuer Officier rütbesi (1990) sahibidir.
1960′lardan bu yana Akurgal İngiliz, Fransız, Alman, Yunan ve İspanyol televizyonlarında söyleÅŸilerde bulunmuÅŸ ve belgesel programlarda yer almıştır.
Akurgal, Dil ve Tarih-CoÄŸrafya Fakültesi’nde dekanlığı sırasında Türk Sanat Tarihi, Tiyatro ve Kütüphanecilik Bölümleri ile Epigrafi dalını kurmuÅŸ, fakültenin önündeki Sinan heykelini diktirmiÅŸtir.
Ekrem Akurgal, Türkiye’deki Alman Kültür Merkezleri İstiÅŸare Kurulu’nun Genel BaÅŸkanlığı’nı (1974-1994), Türkiye-Yunanistan Dostluk DerneÄŸi’nin BaÅŸkanlığı’nı (1988-1995), Ege Kültür Vakfı’nın BaÅŸkanlığını (1991-1997) yapmıştır.
Prof. Dr. Nimet Özgüç (15 Mart 1916, Adapazarı)
1940′ta Ankara Dil ve Tarih-CoÄŸrafya fakültesinde eÄŸitimini tamamladı ve asistan oldu. 1943′te doktorasını verdi, 1948′de doçentliÄŸe, 1948′de de porfösörlüğe yükseldi. 1984′de Ankara Üniversitesi’ndeki görevinden ayrıldıktan sonra da bilimsel çalışmalarını sürdürdü. Arkeolog Tahsin Özgüç ile evlidir.
1941′den sonra Samsun yöresindeki Dündartepe, Kavak-KaledoruÄŸu, Tekkeköy kazılarına katıldı. 1947′de Elbistan yüzey araÅŸtırmasında ve Karahöyük kazısında çalıştı. Sivas’ta Toprakkale ve Maltepe kazılarında çalıştı. 1948′de baÅŸlayan ve günümüze dek süren, Kültepe kazılarında önemli katkıları bulundu. Özellikle Kültepe mühür ve mühür baskılarını araÅŸtırdı. 1962′de NiÄŸde’de aksaray yakınlarındaki Acemhöyük’te baÅŸlattığı kazıyla çok önemli, bir Hitit merkezini ortaya çıkardı. 1972-75 arasında NiÄŸde yakınlarındaki TepebaÄŸları Höyüğü’nde de bir kurtarma kazısı yaparak Demir ÇaÄŸlardan Bİzans Dönemine deÄŸin buluntular veren bir yerleÅŸim saptadı.
1978′de Orta DoÄŸu Teknik Üniversitesi AÅŸÅŸağı Fırat Kurtarma Kazıları çerçevesinde Adıyaman Samsat Höyük’te kazı çalışmalarını üstlendi. Önemli yapıtları arasında Karahöyük Hafriyatı, Kültepe Mühür Baskılarında Anadolu Grubu ve KaniÅŸ Karumu 1b Katı Mühürleri ve Mühür Baskıları vardır.
Prof. Dr. Tahsin Özgüç (1916 Kırcalı, Bulgaristan)
TÜrk Arkeolog. 1940′ta Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih CoÄŸrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nü bitirdi ve asistan oldu. 1946′da doçentliÄŸe, 1954′te profösörlüğe yükseldi. 1968′de aynı fakültenin dekanlığına getirildi. 1968-80 arasında da dört dönem Ankara Üniversitesi Rektörü olarak çalıştı. Daha sonra Yüksek Öğretim Kurulu’nda da görev yaptı. Arkeolog Nimet Özgüç ile evlidir.
İlk kez 1945′te Ankara’da Anıtkabir alanı içinde yer alan tümülüs kazılarında Mahmut Akok’la birlikte çalıştı. 1947′de Elbistan Ovasında araÅŸtırma yaptı. Karahöyük’te baÅŸlattığı kazıyla Geç Hitit Dönemi’nden kalma bir kutsal alan saptadı. 1948′de Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de Kemal Balkan’la birlikte kazılara baÅŸladı.
1957′de ErbaÄŸa Horoztepe’de yaptığı kurtarma kazılarında İ.Ö. 2100′lere tarihlenen tunçtan mezar aramaÄŸanları ortaya çıkardı. 1959-68 yılları arasında Erzincan yakınındaki Alıntepe adlı, İ.Ö. 8. ve 7. yüzyıllara ait bir Urartu kalesinde kazı yaparak çok iyi durumda, surlarla çevrili bir kale, duvar resimleriyle bezeli bir saray-tapınak., sütunlu bir kabul salonu, mezar odaları, adak ve armaÄŸanlar ortaya çıkardı.
1967′de Kayseri’nin kuzeydoÄŸusundaki Kululu yerleÅŸiminde de kazı yaptı ve Geç Hitit, Helenistik ve Roma yapı katları buldu. Kululu’da Hiyeroglif yazılı anıtlarının yanı sıra kurÅŸun rulo levhalar, küçük heykeller ve sfenksler gibi ilginç buluntular ortaya çıkarıldı.
Özgüç, 1973′te Hitit tarihinin aydınlatılmasında önemli rol oynayan, Zile yakınlarındaki MaÅŸat Höyük’te kazılara baÅŸladı. Daha önce Ekrem Akurgal’ın kısa bir süre kazdığı bu höyükte ilk Tunç Çağından Demir çağına denk sürmüç bir yerleÅŸme saptadı, önemli bulgular ele geçirdi. Tük Tarih Kurumu üyesi olan Özgüç 1982′de bu kurumun baÅŸkanlığını yapmıştır. Alman ve Amerikan arkeolojisi enstitülerinin ve İngiliz Akademisi’nin de üyesidir. 1979′da AFC Büyük Liyakat NiÅŸanıyla onurlandırılmıştır.
BaÅŸlıca yapıtları arasında Kültepe Kazısı, Horoztepe , Kültepe-KaniÅŸ, Asur Ticaret kolonilerinin Merkezinde yapılan Yeni AraÅŸtırmalar’ı sayabliriz.
Jean-Fronçois Champollion (23 Aralık 1790, Figeac,Fransa – 4 Mart 1832, Paris, Fransa)
Fransız Tarihçi ve Dilbilimci. Mısır Hiyeroglif yazsını çözmüştür. Eski Mısır araştırmalarına bilimsel bir nitelik kazandırmıştır.
Champollion daha 16 yaşındayken Latince ve Yunanca’nın yanı sıra altı eski doÄŸu dilini de öğrendi. Grenoble Akademisi’ne, Kopt dilinin Mısır’ın eski dili olduÄŸunu öne süren, bugün yanlışlığı saptanmış bir bildiri sundu. Paris’te gördüğü öğrenimimnin ardından, 19 yaşına Grenoble Lisesi’nde tarih öğretmenliÄŸine baÅŸladı. 1809-16 yılları arasında burada ders verdi, ayrıca hiyeroglif çözme çalışmalarıyla ilgilenmeye baÅŸladı. İngiliz doÄŸa bilimcisi Thomas Young, üzerinde yunan alfabesiyle yazılmış mısırca çevirilerin bulunduÄŸu Rozetta TaÅŸ’nı çözmede önemli baÅŸarı saÄŸlamıştı. Onun ardından Champollion, hiyeroglif yazısını bütünüyle çözmeyi baÅŸardı. 1821-22′de Rosetta taşı üstündeki hiyeroglif ve hiyerartik yazılarla ilgili makaleler yayınladı, ayrıca hiyerogliflerin yunan alfabesindeki karşılıklarının bir listesini çıkardı. Hiyeroglif yazısında bazı iÅŸaretlerin alfabetik olduÄŸunu, bazılarının hecelerle belirtildiÄŸini, bazılarının ise daha önce dile getirilmiÅŸ bütün bir düşünce ya da nesneyi gösterdiÄŸini ilk saptayan Champollion oldu. Champollion’un baÅŸarıları bazı meslektaÅŸlarının keskin ve çoÄŸu kez kiÅŸisel eleÅŸtirilerine uÄŸradı.
1826′da Louvre Müzesi’nin Eski Mısır koleksiyonuna müdür olan Champollion, 1828′de Mısır’a arkeolojik bir araÅŸtırma, gezisi düzenledi. 1831′de College de France’ta kendisi için özel olarak kurulan eski Mısır yapıtları kürsüsünde görev aldı. Bir mısırca dilbilgisi kitabı ile mısırca sözlük hazırlayan Champollion’un öteki yapıtları arasında Eski Mısır Hiyeroglif Sisteminin El Kitabı, Mısır Panteonu ya da Eski Mısır Mitolojik Figürleri Koleksiyonu sayılabilir.
Johann Joachim Winckelmann (9 Aralık 1717, Stendal, Prusya – 8 Haziran 1768, Trieste, İtalya)
YetiÅŸme yıllarında eski Yunan kültüründen özellikle de Homeros’tan çok etkilendi.1738′de Halle Üniversitesi’nde ilahiyat, 1741-42′de Jena Üniversitesi’nde tıp okudu. 1748′de Dresden yakınlarındaki Nöthinitz’de Bünau kontunun kütüphanecisi olduÄŸu sırada Yunan sanatını yakından tanıdı. Yunan Resim ve Heykel Sanatındaki Yapıtların Taklit Edilmesi Üzerine Düşünceler adlı yapıtını da burada yazdı. gene bu yıllarda Katolik mezhebine geçti ve Roma’ya yerleÅŸerek, ilerde kardinal olacak Achinto’nun hizmetine girdi. Daha sonra ilerleyerek Vtikan’da kütüphaneci, ardından eski yapıtlar sorumlusu oldu, en son olarakda büyük özel antik yapıt koleksiyonlarından birinin sahibi Kardinal Albani’nin sekreterliÄŸine getirildi. Görevleri ve güçlü koruyucusu sayesinde Roma’nın sanat hazinelerini yakından tanıma ve aralarında Avrupa soylularının da bulunduÄŸu ziyaretçilere sanat danışmanlığı yaparak becerilerini geliÅŸtirme olanağı buldu. Özel izinle sürdürülen kazıların ve ele geçen buluntuların gizli tutulduÄŸu Pompei ve Herculaneum kentlerini gezdi.
Wincklemann’ın 1764′te yayımlanan Antik ÇaÄŸ Sanat Tarihi adlı kitabı Antik ÇaÄŸ sanatının organik bir geliÅŸme izleyerek büyüyüp olgunlaÅŸtıktan sonra gerilediÄŸini ileri süren, bir halkın sanatını açıklamada iklim,özgürlük ve zanaat gibi kültürel ve teknik etmenleri göz önünde tutan ve ideal güzelliÄŸe bir tanımlama getirmeye yönelen ilk çalışma oldu. Antik ÇaÄŸ Sanatını Phidias öncesi ya da Arkaik, Phidias ve Polykleytios gibi büyük heykelcilerin görkemli yapıtlarını verdiÄŸi İ.Ö. 5. yüzyılı ve heykelci Praksiteles’in zarif üslubuyla etkinlik gösterdiÄŸi İ.Ö. 4. yüzyılı içine alan Klasik, Yunan etkisi altındaki Helenistik ve Roma dönemleri olmak üzere bugün de kabul gören evrelere ayıran bu yapıtta Alman Edebiyat tarihi ve sanat eleÅŸtirisinin dönüm noktalarını oluÅŸturdu. Sanat tarihinin ayrı bir uzamanlık dalı, arkeolojinin de beÅŸeri bilimlerin bir kolu olarak ele alınmasının Wincklemann’la baÅŸladığı söylenebilir.
Wincklemann’ın gözlemleri Yunan sanatınının ruhuna uygun olmakla birlikte, hemen hepsi Helenistik Dönem yapıtlarına ya da Yunan yapıtlarının Roma döneminde yapılmış kopyalarına dayanıyordu. Yunanistan’ı ziyaret etmesi için dostlarından sık sık davet aldı, ama çok istediÄŸi halde bu amacını gerçekleÅŸtiremeden öldü. Yunan toprakları gibi Yunan sanatı da onun için görmekten çok düşünceyle ulaÅŸtığı bir ideal olarak kaldı.
Wincklemann uzun süre İtalya’da yaÅŸadıktan sonra 1768′de Dresden ve VViyana’ya gitti. Roma’ya dönerken yolda Trieste’de kaldı. Orada tanışıp dostluk kurduÄŸu eski bir dolandırıcı ve muhabbet tellalı tarafından çalışma masasında bıçaklanarak öldürüldü.
Wincklemann’ın dehası ve yazıları, kalsik sanata duyulan ilginin yeniden yaygınlaÅŸması ve sanatta Yeni-Kalisk akımın baÅŸlamasında baÅŸka etmenlere kıyasla çok daha etkili olmuÅŸtur. Wincklemann’ın en önemli iki çalışmasından biri olan Gedanken temelde Yunan estetiÄŸinin felsefi bir tanımlamasıdır. Geschichte ise, bugün artık aşılmış olsa da, bir bilim dalı olarak sanat tarihininin temellerinin atılmasında ve bu alanda bilimsel yöntemler geliÅŸtirilmesinde önemli rol ynamıştır.
Osman Hamdi Bey (30 Aralık 1842, İstanbul – 24 Åžubat 1910, İstanbul)
Â
           Büyük Figürlü Kompozisyonlarıyla Batılı Anlayışta resmin Türkiye’deki ilk temsizlicisi sayılan ressam, müzeci ve arkeolog.
Sadrazam İbrahim Erdem PaÅŸa’nın oÄŸludur. 1857′de hukuk öğrenimi için babası tarafından Paris’e gönderildi. Ama bir süre sonra Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda resim derslerine katılmaya ve özel atölyelere devam etmeye baÅŸladı. Bu arada arkeoloji derslerini de izledi. Katıldığı 2. Paris Dünya Sergisi’nde gümüş madalya kazandı. 1896′da İstanbul’a döndü, hemen ardından Vilayet-i Umur-ı Ecnebiye müdürü olarak BaÄŸdat’a gönderildi. Oradaki memuriyeti sırasında resim çalışmalarını sürdürdü. 1871′de İstanbul’a döndü ve saraya TeÅŸrifat-ı Hariciye müdür yardımcısı olarak atandı. 1875′te Hariciye Umur-u Ecnebiye katip olarak atandı, 1876′da Abdülaziz’in tahtan indirilmesiyle bu görevden alındı. 1877′de Altıncı Daire müdürlüğüne atandı. 4 Eylül 1881′de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atandı. Bu tarihten sonra kültür ve sanat alanındaki çalışmaları yoÄŸunlaÅŸtı. Bu görevi sırasında Osmanlı toprakları içindeki taşınabilir bütün sanat ürünlerini, toplama, koruma ve sergileme düşüncesiyle çalıştı. Çinili Köşk’te yer alan koleksiyon için 1891-1907 arasında mimar Alaxander Vallaury ile Arkeoloji Müzeleri binasını yaptırdı. 1884′te yeni bir Asar-Atika Nizamnamesi’nin çıkarılmasına ön ayak oldu. Müze müdürlüğü sırasında pek çok kazı baÅŸlattığı gibi, İskendder Lahti’nin çıkarıldığı 1887 Sayda kazısına kendisi de katıldı. Arkeolog T. Reinach ile birlikte Sayda kazısıyla ilgili öenmli bilgilerin bulunduÄŸuNecropole Royale du Sidon ve heykelci Ervant Oskan’la birlikte Le Tumulus de Nemwoud Dagh adlı kitapları hazırladı. Sanay-i Nefise Mekteb-i Alisi’nin (bugün Mimar Sinan Üniversitesi) açılması için büyük çaba harcadı. 1882′de müdürlüğüne getirildiÄŸi bu okulun 1883′te eÄŸitime baÅŸlamasını ve Avrupa sanat okulları niteliÄŸinde çaÄŸdaÅŸ bir sanat kurumu olmasını saÄŸladı.
Kaynakça:
Akurgal, Ekrem : Anadolu Kültür Tarihi , Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara 5. Basım Ekim 1998
Ana Britannica: Cilt 2, 1986
Ana Britannica: Cilt 5, 1986
Ana Britannica: Cilt 17, 1986
Ana Britannica: Cilt 19, 1986
Ana Britannica: Cilt 22, 1986
Bahn, Paul : Arkeolojinin ABC’si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999
Ceram , C.W. : Tanrılar Mezarlar ve Bilginler(Arkeolojinin Romanı), Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999
Lloyd, Seton: Türkiye Tarihi(Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları) , Tübitak Popüler Bilim Kitapları , Ankara 4. Basım Ocak 1998
Â
Â
Â
Bölüm 3:Arkeolojinin Gelişiminde Dönüm Noktaları
Arkeolojinin bir uÄŸraÅŸ olarak ortaya çıkmasının rönesansa denk geldi. Bunun nedeni o dönem hümanistlerinin Eski Yunan’daki felsefeye, demokrasiye. özgür düşünce ortamına ve insana verilen deÄŸerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu nedenlarden dolayı özellikle soylu kesimler, zengin aileler, kardinaller vb. eski Yunan dönemine ait eserleri toplamaya ve sergilemeye baÅŸladılar. Bir nevi moda olarakta görülebilir bu.
O zamanlar arkeoloji daha çok zengin kesim için bir nevi uğraştı. Fakat sonraları bu uğraş, çıkan eserler o kadar merak uyandırıcı olduki insanlar arkeolojiye daha bilimsel bir gözle yaklaşmaya başladılar. Bu noktada en büyük etkenlerden biri hiç kuşkusuz 18. yüz yılda M.Ö. 71 yılında yanardağ patlaması sonucu lav altında kalmış Pompei kentinin incelenmeye başlamasıdır. Lav altında kaldığı için eserler çoğu bozulmadan az hasar görerek yüzlerce yıl orada yatmıştır. Yani Pompei şehri arkeolojiye ve Eski Yunan medeniyetine meraklı olanlar için adeta bir cennet niteliğindeydi. Bu noktada J.J.Wincklemann Pompei kentinde yapıtığı kazıları bir eserde toplamış ve konu hakkındaki ilk akademik eseri veren şahıs olmuştur. Bundan sonra arkeoloji bir bilim olarak kabul görmeye başlamıştır.
Eski Yunan medeniyetine duyulan ilgiye raÄŸmen Ön Asya Arkeolojisi pek ilgi çekmemiÅŸtir. Ta ki Napeleon’un Mısır’a 1789′da düzenlediÄŸi sefere kadar. Napelon bu sefer sonucu Mısır’dan eski Yunan medeniyetinden çok daha önceki devirlere ait eserler getirmesiyle Ön Asya Arkeolojisi de ilgi çekmeye ve canlanmaya baÅŸlamıştır. Mısır’da ki en ilgi çekici ÅŸey hiç kuÅŸkusuz hiyeroglif denilen resim yazısıydı. Birçok bilim adamı bu yazıyı çözmeye çalışmış ancak ÅŸans Champallion’a gülmüştür. Bu andan itibaren Ön Asya Arkelojisi’nin popüleritesinin Klasik Arkeoloji’yi bile geçtiÄŸi söylenebilir. Msırı bir ilgi odağı haline gelmiÅŸ ve bir çok bilim adamı akınlar halinde Mısır’a kazı için gitmeye baÅŸlamışlardır.
Kendi şahsi fikrime göre Eski Yunan Medeniyeti bu kadar ilgi çekmeseydi bile eninde sonunda Eski Mısır ile ilgilenen birileri çıkacağına inanıyorum. Çünkü insanın her zaman geçmişe ve bilinmeyene karşı doğal bir ilgisi vardır ve Mısır bu iki özelliği üzerinde toplamıştır. Günümüzde arkeoloji çok fazla yol katetmesine rağmen hala mısır hakkında bilinmeyen yüzlerce şey vardır.
1800′lerde tüm dünyayı saran hammadde ihtiyacı büyük devletlerin ilgisini Anadolu ve OrtadoÄŸu devletleri üzerinde toplamıştır. Bu bölgelerin araÅŸtırılması için birçok Avrupa devleti OrtadoÄŸu ve Anadoluya arkeolog ünvanı altında bir çok casus göndermiÅŸlerdir. Her ne kadar amaçları farklı olsa da bu casus-arkeologlar gittikleri bölgede bir çok kazı ve araÅŸtırma yaparak arkeolojiye yadsınamaz bir katkı da bulunmuÅŸlardır.
Anadolu günümüzde olduÄŸu gibi geçmiÅŸte de Avrupa ve Asya arasında bir köprü görevi görüyordu. Bu da Andolu üzerinde sayısız uygarlığın kurulmasına neden olmuÅŸtu. GeçmiÅŸe karşı giderek artan merak insanları Anadolu’ya yöneltmiÅŸtir. Osmanlı Devleti’nin bu konudaki ilgisiz tutumu ve duyarsızlığı mezar soyguncuları ve bilim adamları için Anadolu’yu ilgi odağı yapmıştır. Osamanlı Devleti’nin o dönemde yabancılar tarafından çıkarılan eserleri para karşılığı onlara satması ise ÅŸu an çok acısını çektiÄŸimiz bir kayıp olmuÅŸtur. Dışarı götürülen eserler arasında ÅŸu an British Museum’da sergilenmekte olan Bergama Zeus Sunağı bile vardı.
Sonuç olarak Anadolu bu devirde tam bir yaÄŸma altındaydı. Bunlar arasında en büyük zararı veren hiç kuÅŸkusuz Schilemann’dır. Schilemann Çanakkkale’de bulunan Troya’yı kazmıştır. Yalnız bu kazı arkeolojik bir kazı olmaktan çok uzak bir mezar hırsızının yapacağı görünümde bir kazıdır. Bu kazı sonucunda deÄŸeri para ile ölçlemiyecek derecede önemli eserler bulmuÅŸtur. Bunlar arasında Akha Kralı Agamennon’un altın maskesi, Troya’lı Helen’in deÄŸerli taÅŸlardan yapılmış takılarını sayabailiriz. Bu takıları Schilemann sevgilisine hediye etmiÅŸtir ve günümüzde yeri bilinmemektedir. Schilemann bu kazı sonucunda höyüğe çok fazla zarar vermiÅŸtir ve belkide bulduÄŸundan çok daha fazlasını yok etmiÅŸtir.
Anadolu’ya bu kadar yaÄŸma yapılmasından sonra en sonunda, konuyla ilgili bir kaç kiÅŸinin (örneÄŸin Fethi Ahmet PaÅŸa) çalışmalarıyla Osmanlı Devleti de en sonunda arkeoloji ile ilgilenmeye baÅŸlamıştır.
Bu devirde Fethi Ahmet PaÅŸa’nın Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür. Abdül Mecit’i onun Yalova’da bulduÄŸu Kral İnsantine’e ait taÅŸları da kullanarak bir müze kurmaya ikna etmiÅŸtir ve müze bazı kaynaklara göre 1845, bazı kaynaklara göre de 1846 yılında kurulmuÅŸtur. Bu müzenin adı Kraliyet ve ya saltanat müzesi anlamına gelen Müze-i Humayun’du. Osmanlı Devleti’nde arkeoloji için en önemli geliÅŸmelerden biri Marif Nazırı Saffet PaÅŸa sayesinde gerçekleÅŸmiÅŸtir. Saffet PaÅŸa bir genelge yayınlamıştır bu genelge bütün vilayetlere gönderilmiÅŸtir. Genelgede bulunan bütün tarihi eserlerin Müzeye teslim edilmesi emredilmektedir. Bu sırada müzenin başına ilk kez resmi bir müdür getirilmiÅŸtir. Bu müdür Goold adında bir İngilizdi. Goold’tan sonra Mahmut Nedim PaÅŸa müze müdürlüğüne getiriliyor ve bu dönemde müze oratadan kaldırılıyor.
Bundan sonra toplanan eserlerin birikmesi üzerine Çinili Köşk müze olarak kullanılmaya baÅŸlanıyor. Bütün bunlara raÄŸmen Anadolu’da ki yaÄŸma ise halen devam etmekte. Aydınların baskısıyla ilk Asar-Atika yayınlanıyor ancak bu yaÄŸmayı daha çok artırıyor(daha önce belirtildiÄŸi üzere bkz. Bölüm 2: Arkeolojinin Tarihi). Sonuç olarak Osamanlı Devleti’nde tüm bu çalışmalara raÄŸmen arkeoloji konusunda kayda deÄŸer bir baÅŸarı saÄŸlanamamış ve çok deÄŸerli tarihi eserler tek tek yurt dışına gitmeye devam etmiÅŸtir. Bunun nedeni Osmanlı Devleti’nin kültürel konulara olan ilgizliÄŸinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Konuya gerçekten ciddi bir biçimde yaklaÅŸacak biri olmadığı için Osmanlı da ilgisizliÄŸini sürdürmüştür.
Bu Osman Hamdi Bey’in müze komüsyonuna seçilmesine deÄŸin sürmüştür. Müzenin başına getirilmiÅŸ ve yeni bir müze kurulmasını istemiÅŸtir. Müzeye ek binalar yapılmış ancak bununla yetinmeyip yeni bir müze açma talebini hayata geçirmeyi baÅŸarmış ve ilk arkeoloji müzesinin yapılmasını saÄŸlamıştır. Bunun yanında br de kütüphane kurmuÅŸtur. Aydınların desteÄŸiyle 1877′de 2. Asar-Atika’nın yayınlanmasını saÄŸlamış ve böylece tarihi eserlerin yurtdışına gitmesi önlenmiÅŸtir. Osman Hamdi Bey bundan sonra tüm enerjisini yapılan kazıları denetlemeye, restorasyon çalışmalarına ve yurt dışına kaçırılan eserlerin geri getirilmesine harcamıştır. Osman Hamdi Bey’in Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür. Halkı az da olsa kültürlendirmeyi baÅŸarmıştır. Osmanlı Devleti’nin dörtbir köşesinde kazı baÅŸlatmış ve bu kazılar KurtuluÅŸ Savaşı’na kadar devam etmiÅŸtir.
Ancak Osman Hamdi Bey’in tüm bu çabalarına raÄŸmen 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin sadece savaÅŸ, askeri ve siyasi konulara odaklanmasıyla eser kaçakçılığı tamamen kontrolden çıkmıştır ve bu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına deÄŸin böylece sürüp gitmiÅŸtir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Atatürk arkeoloji konusuna çok önem vermiÅŸ ve “Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız” sözüyle desteklemiÅŸtir. İlk olarak Ahlatlıbel ve Alacahöyük olmakla birlikte yurdun dört bir yanında kazılar baÅŸlatmıştır. Bir arkeoloji okulu açılmasını istemiÅŸ
ve şu an ki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji bölümünün açılmasını ve bu bölüm için yurtdışından hocaların getirilmesini sağlamıştır. Bunun yanında Belleten adında hala yayınlanmakta olan bir arkeoloji dergisinin çıkarılmasını istemiştir.
Atatürk Anadolu topraklarında yatan tarihi geçmiÅŸin farkındaydı ve bu yüzden arkeolojiye bu kadar önem vermiÅŸtir. BaÅŸlattığı kazıların hala birçoÄŸu devam etmektedir. Bunun yanında arkeoloji bölümünü açmakla bu zenginliÄŸi incelemek için türk arkeologlar yetiÅŸtirilmesini saÄŸlamıştır ve bu bölümden ÅŸu an dünyaca tanınan arkeologlarımızdan bazıları (ÖrneÄŸin: Ekrem Akurgal, Tahsin Özgüç, Nimet Özgüç, Kutlu Emre) yetiÅŸmiÅŸtir.Bunun yanında Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasını saÄŸlamıştır.
Åžu an Türkiye eserlerin bolluÄŸu, güzelliÄŸi ve özellikle çeÅŸitliliÄŸi bakımından dünyada en ön sırada yer alan 3-4 ülkeden biridir. Atarük’ün arkeolojiye büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu’nu kurması sayesinde Türk Arkeologları her bakımdan gerekli kitap, araç ve araÅŸtırma giderlerine sahip oldukları için Türk Arkeolojisi Batı standartları ölçüsündedir.
Atatürk Selçuk ve Osmanlı tarihine deÄŸer veridÄŸi ölçüde, Eski Anadolu uygarlıklarına da önem vermiÅŸ ve yurdumuzun eski eserler yönünden dünyada ön sırada yer almasını saÄŸlamıştır. Eski uygarlıkların ortaya çıkarılması hem turizm yönünden kültür varlıklarımızı zenginleÅŸtirmiÅŸ hem de Türkiye’nin dışarıdaki kötü tanınmış imajının büyük ölçüde düzelmesine yardımcı olmuÅŸtur.
Kaynakça:
Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı, 1998
Ana Britannica: Cilt 2, 1986
Bahn, Paul : Arkeolojinin ABC’si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999
Ceram , C.W. : Tanrılar Mezarlar ve Bilginler(Arkeolojinin Romanı), Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999
Ceram, C.W. : Tanrıların Vatanı Anadolu, Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999
Bölüm 4: Arkeolojinin Halkbilimi ile İlişkisi
Â
Kültürler doğar, gelişir ve kaybolur. Bazısı yiter gider bazısı ise kalır ama varolan kültürler hep bir gelişim içerisindedir. Toplum içindeki siyasi, kültürel, bilimsel olaylar, değişimler, gelişmeler ve evrimler üstüste binerek kültürü oluşturur. Bir kültürün o anki durumunu anlamak için onun geçmişini de bilmek gerekir. Halkbilimi bilindiği üzere bir ülke ya da belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alandaki kültürel ürünleri konu edinen, bunları kendine özgü yöntemleriyle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan ve son aşamada da bir birleşime vardırmayı amaçlayan bir bilimdir. Dolayısıyla halkbilimi bir toplumu her yönden inceler. Neredeyse tüm bilimlerdeki gelişmelerin sonuçları halkbiliminde toplanır ve halkbilimi bunları kendine göre sentezler.    Sonuçta sadece o toplumun veya bölgenin bugünü ile değil geçmişi ile de ilgilenir. Dolayısıyla iilgilendiği noktalardan biri de hiç kuşkusuz o toplumun veya bölgenin tarihidir. Arkeoloji işte bu noktada devreye girer. Daha önce belirtildiği gibi (bkz. Bölüm 1:Arkeolojinin Tanımı) gerek yazılı gerekse de yazısız tarihin incelenmesinde halkbilimine yardımcı olur.
Bir ulusun, bir halkın , bir yörenin ya da bir etnik grubun yaÅŸamıyla ilgili çeÅŸitli yanlarını, adetlerini, geleneklerini, göreneklerini, inanmalarını, becerilerini vb. yazıya geçirmiÅŸ kimselerin yazma ya da basılı yapıtları, yazıya dökülmüş anıları, gezi notları, gözlemleri izlenimleri yazılı kaynakları oluÅŸturur. Yakın tarihlerin yazılı kaynakları hiç şüphesiz çoÄŸunlukla tarih bilimi sayesinde kolaylıkla ulaşılabilecek kaynaklar haline gelmiÅŸlerdir. Ama örneÄŸin çok daha eski tarihlerdeki toplum yaÅŸamıyla ÅŸimdikini kaşılaÅŸtırmak istersek… Bu noktada arkeoloji yardımcı olacaktır.
Åžu an hala dünyanın deÄŸiÅŸik yerlerinde Cilalı TaÅŸ Çağı’nı yaÅŸamakta olan toplumların var olduÄŸunu biliyoruz. Peki bu toplumları çok daha eski çaÄŸlarda Cilalı TaÅŸ Çağı yaÅŸayamış ve ÅŸu an modern bir toplum statüsüne eriÅŸmiÅŸ toplumlarkla karşılaÅŸmak istersek… Bu noktada yine arkeoloji bize yardımcı olacaktır.
ÖrneÄŸin Konya yakınındaki Çatalhöyük yerleÅŸmesinde Neolitik devire (M.Ö.8000 – M.Ö. 4500) ait bulunan duvar resimlerinde ölen aile bireylerinin yine aile bireyleri tarafından, cesedin kafasının kesilip, kanının bi kuyuya akıtlıp, vücudun derisinin yüzülüp daha sonra akbabalara yedirildiÄŸi ortaya çıkarılmıştır. Yapılan kazılarda o devire ait konutlarda bulunan seki denilen oturma sıralarının altında gömülü kafataskarı ve insan keimlerine rastlanmıştır. Burdan anlıyoruz ki cesetler tanrı olarak saydıkları akbabalar tarafından etten arındırılıp sadece kemik haline getiriliyor ve bu kemikler evin altına gömülüyordu. Böylece hem tanrıya bir sunu yapılmış olunuyor hem de cesedin çürüyüp kokması önleniyordu. Bu uygulamanın hala BudapeÅŸte’nin bazı bölgelerinde uygulandığını görüyoruz. Bu iki toplumun iliÅŸkisini ve belki de tek toplumun evrimini açıklamakta önemli bir geliÅŸmedir. Belki iki toplum geçmiÅŸ zamanda kültür alışveriÅŸinde bulunmuÅŸlardı belki de Anadolu’dan Macaristan’a doÄŸru bir göç olmuÅŸtu. Sonuçta ikisi de halkbiliminin ilgi alanına girer.
Bir baÅŸka örneÄŸe bakarsak. İlk zamanlar yani neolitik devir ve öncesinde insanlar tanrı olarak doÄŸa kuvvetlerine taparlardı. AteÅŸ, su, aÄŸaç vb. Bunlara kurbanlar verir ve kendi yöntemleriyle bu tanrı dedikleri kuvvetleri hoÅŸnut tutmak için çaba sarfederlerdi. Bunlar karşılığında da onlardan bazı ÅŸeyler umarlardı. ÖrneÄŸin yine Çatalhöyük ve yine neolitik devirde içinde boÄŸa baÅŸlarının bulunduÄŸu ve boÄŸaların resmedildiÄŸi bir çok konut bulunmuÅŸtur. Bu diÄŸer doÄŸa kuvvetleri gibi boÄŸanın da kutsal olduÄŸunu gösteriyor. Daha sonraları tanrı anlayışı deÄŸiÅŸti ve bir çok toplumda çok tanrılı dinler oluÅŸmaya baÅŸladı. Bu dinlerde bir tanrılar alemi (pantheon) vardı ve daha somut halde düşünülüyordu bu tanrılar. Bunların başında hiç şüphesiz Mısır ve Yunan pantheonları gelmektedir. Bunun dışında Babil, sümer, hitit pantheonlarını sayabiliriz. (Yalnız ÅŸunu belirtmek gerekmektedir ki her toplum aynı zaman diliminde bu çok tanrılı dine geçmemiÅŸtir ve hatta bazıları hiç geçmemiÅŸtir ancak genel görünüm yani önemli uygarlıkların bu devri yaÅŸadığı görünümündedir) Bu tanrılara da kurbanlar verilmekte, insanlar onlardan birÅŸeyler dilemekte, hastalıkları, kıtlıkları tanrılar insanlara kızdığı için çıkardıklarına inanmaktaydı insanlar. Bu tanrıların varlığını antik kaynaklardan, onlar adına yapılan tapınaklardan ve hatta basit çanak çömleklerden öğrenmekteyiz. Daha sonra ise tek tanrılı dönem geldi. Bunlardan ilki musevilik, ikincisi hristiyanlık ve üçüncü ve sonuncusu ise müslümanlıktı. Bu dinlerde ise tek bir tanrı var ancak yine de çok ÅŸeyin deÄŸiÅŸtiÄŸini genel bakış açısıyla söylenemez. DiÄŸer ikisinde olmasa bile Müslümanlıkta hala kurban verildiÄŸini görmekteyiz(Åžu an sadece Tevrat’ın gerçekliÄŸini kanıtlamak için -genel olarak pek kabul görmese de- bir arkeoloji kolu vardır). Genel olarak baktığımızda bilinen tarihin baÅŸlangıcından beri bir güce inanma ve ona kurban verme olgusunu görüyoruz. Toplumlar ne kadar deÄŸiÅŸip, geliÅŸse de bazı ÅŸeylerin deÄŸiÅŸmediÄŸini göstermekte basit ama saÄŸlam bir örnektir kanımca. Ayrıca bu ilahiyat arkeoloji ve halk bilimi iliÅŸkisini de ortaya koymaktadır.
Din konusuna deÄŸinmiÅŸken, arkeoloji için (özellikle klasik arkeoloji) tapınaklar ve anıtlar en önemli kaynaklardan biridir. Çünkü tapınaklar o dönemin dinsel inanışları hakkında bilgi vermekle kalmaz o dönem mimari tarzı (kullanılan taÅŸ cinsi, taÅŸların nasıl iÅŸlendiÄŸi vb.) ve ulaşılan teknoloji hakkında da önemli bilgiler verir. Bu konudaki kuÅŸkusuz en güzel örnekler görkemli Eski Yunan tapınakları (ÖrneÄŸin Efes Artemis tapınağı: 110m*55m boyunda olup mermerden yapılmıştır) ve hala nasıl yapıldığı tam olarak bilinemeyen Mısır Piramitleri’dir.
Arkeoloji daha önce belirtildiği gibi sadece bu tip olayları değil en sıradan şeyleri bile ilgiyle ele alır. Örneğin geçmiş toplumların yemek yeme alışkanlığı, giyimleri, süslenmeleri konutlarını nasıl düzenledikleri gibi. Arkeoloji gerek yazılı kaynağın olduğu devirlerde gerekse yazılı kaynağın olmadığı devirlerde de bunu inceler. Örneğin yapılan kazılarda ele geçen başlıca gereçler arasında kap-kaçak, seramikler, kumaş parçaları, süs eşyalarını (küpe, toka gib) sayabiliriz. Bunlar o dönem insanın günlük yaşamını anlatan en belirleyici örneklerdir zaten.
Bunun dışında mezarlar ve nekropolleri de arkeoloji ve halkbiliminin ortak konuları arasında değerlendirebiliriz. Halen dünyanın çeşitli yerlerinde görülen mezar hediyeleri arkeolojinin çok önem verdiği konular arasına girmektedir veya dünyanın bazı yerlerinde görülen kremasyon dediğimiz ölü yakma ayinleri. Bunlar da halklar ve bölgelerin arasındaki ilişkileri belgeleyebileceği gibi toplumların gelilşimini de anlamak için kaynak olarak gösterilebilir.
Ayrıca daha önce bolca deÄŸinildiÄŸi gibi arkeoloji toplumlar ve bölgeler arasındaki iliÅŸkilerde karanlıkta kalmış yönleri açığa çıkarmaktadır. ÖrneÄŸin Yunanistan’a ait Girit adasındaki Knassos sarayında bulunan seramikler arasında Mısır özelliklerini açıkça taşıyan seramiklere rastlanmaktadır. Bu DoÄŸu ve Batı Akdeniz arasındaki ticari iliÅŸkiyi ortaya koymaktadır. Bunun yanında yine Knassos sarayında bulunan üzerinde bir Mısır Firavununa ait bir mühür bulunan ritüel bir seramik de bulunmuÅŸtur. Bu iki toplum arasındaki dinsel iliÅŸkiyi belgeler ve devletsel olarak da birbirlerini tanıdıklarını gösterebilir.
Sonuçta halkbilmi ve arkeoloji ne kadar ayrı gözükselerde halkbilimi bir toplumun, bir bölgenin geçmişini anlamak için ilk önce tarih bilimini daha sonra arkeolojiye başvuracaktır. Bunun yanında arkeolojinin de o dönemin toplumsal yönlerini tam olarak anlaması ve ona göre hareket etmesi gerektiğinden halkbiliminden yararlandığı noktalar vardır.
Kaynakça:
Örnek, Sedat Veyis : Türk Halkbilimi, İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı Ankara 1977
Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı, 1998
Bölüm 5: Yorum ve Arkeolojinin Halkbilimine Katkısı
Â
Halkbilimi bilindiği ve daha önce bir çok kez tekrarlandığı üzere diğer bilimlerin sonuçlarına kendinde toplayarak sentezleyen önemli bir bilim dalı. Arkeoloji ise tarih biliminin ulaşamadığı noktaları açığa çıkaran bir bilim dalı. Bu tanımlara bakacak olursak yine daha önce belirtildiği gibi arkeoloji kanımca halkbilimi için oldukça gereklidir. Çünkü başka, belki biraz eksik bir tanımla halk bilimi insan yaşamını nerde olursa ve kim olursa olsun ele alır. Ve insan yaşamı da elbette sadece günümüzle sınırlı değildir. Şu an yaşadığımız toplum / toplumlar bir çok evre geçirmiş , bir çok değişimden sonra şimdiki haline ulaşmıştır. Dolayısıyla halkbilimi insanın geçmiş zamanlardaki yaşamı ile de ilgilenmektedir. Ve insanın geçmişteki yaşamı elbetteki sadece yazılı belgerden öğrendiklerimizle sınırlı değildir. Çok daha öncesi ve belki de çok daha önemli bir geçmiş yatmaktadır yazılı belgelerin ilk ortaya çıktığı devirlertden öncesinde. İşte arkeoloji bu karanlıkta kalmış diyebileceğimiz devirleri araştırarak halk bilimine değeri göz ardı edilmez bir katkı yapmaktadır.
Ayrıca arkeoloji bir çok bilimle halkbilimi arasında köprü görevi görmektedir. Örneğin bir önceki bölümde belirtildiği gibi ilahiyat veya mimari vb.
Bir önceki bölümde belirtilen örnekleri genel olarak toparlamak gerekirse arkeoloji toplumların geçmişteki günlük yaşayışlarını, devlet ve din işlerini, birbileri ile olan ilişkilerini, birbirleri ile yaptıkları ticaretleri, o günlerden günümüze kalan adetleri incelemekte ve sonuçlar çıkarmaktadır.
Ayrıca şunu da belirtmek isterim, özellikle bir üst bölümde belirtilen arkeoloji ve halkbiliminin ilişkisindeki ortak noktalar gibi, bu iki bilimin ilişkisini sağlayan bir çok küçük ama önemli bağlayıcı yön olduğuna inanmaktayım.
Her alanda olduğu gibi incelenen konuların sağlam temellere oturtulması gerekmektedir. Arkeoloji halkbilimi için bunu sağlamada yukarda sayılan sonuçlardan dolayı önemli bir etmendir. Halkbilimi de bu yukarda sayılan sonuçlardan yararlanarak günümüzdeki toplumun temelllerinin nereye dayandığını özümsemekte ve bölgeleri, halkları, toplumları bu bilgiler ışığında incelemektedir.
Â
Benzer Konular:
Yorum yazmak istiyorum!